Mimari dediğimiz şey; sadece göze güzel gelen binalar inşa etmek değil, aynı zamanda duyguların, düşüncelerin ve davranışların da bir dışavurum şeklidir. Peki hep gördüğümüz bu mekânlar aslında bize neler anlatmaya çalışır?
Mimari yapılar çoğu zaman sadece estetik olup olmamasıyla değerlendirilir. Oysa mimarlık, estetik görüntüden çok daha fazlasıdır. Her gün gördüğümüz, özellikle ziyaret ettiğimiz veya içinde yaşadığımız mekânlar; biz farkında olmasak bile duygularımızı, davranışlarımızı ve ruh halimizi şekillendirir. Yani bir mimari yapının sıcak, soğuk veya boğucu hissettirmesi sadece bir tesadüf değildir. Mekânların da tıpkı insanların olduğu gibi karakterleri vardır ve bunlar bizzat oluşturulur. Gelin bu sürece birlikte göz atalım.
Mekan ve Zihin Arasındaki Görünmez Köprü
Mekânlar sadece içinde vakit geçirdiğimiz cansız alanlar değildir; aynı zamanda zihnimiz ile de sürekli etkileşim halindedirler. Örneğin bir binaya girdiğimizde hissettiğimiz ferahlık veya sıkışmışlık hissi, çoğu zaman bilinçli bir düşünceye dayanmaz; aksine içinde bulunduğumuz mimari yapının bize aktardığı duygusal sinyallerdir. İçerideki ışık, kullanılan renkler ve boşluk yönetimi gibi birçok unsur, biz farkında bile olmadan ruh halimizi etkiler ve psikolojik olarak duygularımızı yönlendirir.
Tam da bu sebepten, mimari ve zihin arasında çoğu zaman fark edilemeyen zihinsel bir bağ vardır. Huzurlu bir yapı sakin bir zihin yaratırken daha karmaşık bir yapı da bizi karmaşık düşünmeye itebilir. Tabii bu bağ herkeste de aynı şekilde işlemek zorunda değildir. Kimi insanların gotik mimariye sahip bir yapıya bayılması, bir başka insanın ise aynı yapıya korkuyla bakması gibi… Tercihler birçok noktada olduğu gibi burada da bireyseldir. Duygusal zihnimizle tamamlayacağımız boşlukları, bazen mekânlar bilerek ve isteyerek oluşturur.

MA’AT
Yaşantıyı Tasarlayan Mimari
Mimari yapılar günlük hayatımızda sadece davranışlarımızı ve duygularımızı değil, aynı zamanda fiziksel hareketlerimizi de yönlendirme gücüne sahiptir. Bir binaya nasıl gireceğimiz, girdiğimizde nereden çıkacağımız, içinde nasıl bir rotada dolaşacağımız mimariyi tasarlayanlar tarafından aslında çoktan kurgulanmıştır. Bu görünmez düzen bize birer alışkanlık gibi gelse de aslında tamamen mimarinin şekillendirdiği bir günlük yaşam akışının ta kendisidir.
Bu etki, hareketlerimizin yanı sıra yaşam tarzımızı da belirler. Ortak alanları daha çok olan mimari tasarımlar sosyalliği pekiştirirken, daha bölünmüş ve hücresel yapılar ise bireyselliği güçlendirir. Gündelik yaşam pratiklerinde bunun hayat bulması kaçınılmazdır. Nerede, nasıl vakit geçirmek istiyorsak ona uygun yapısı olan bir mekâna gitmek isteriz. Tıpkı toplu bir buluşma planlarken “Oraya gitmeyelim, oturma alanı çok küçük,” dememiz gibi.

ERC Tasarım ve Mimarlık
Mimariyi Görmekten Fazlası
Sonuç olarak her yapı bir insanla anlam kazanır; gerek onu tasarlayan mimarla gerekse içinde yaşayan insanla. Hatta yapılar, farklı dönemlerde farklı insanlar tarafından bambaşka anlamlar dahi kazanabilir. Burada asıl mesele, bir mimariye bakarken ona sadece teknik bir gözle bakmamaktır. Mekânlara bakarken işin içine duyguların da dahil olduğunu fark etmek gerekir. Onu hissetmek, barındırdığı duyguları görmek ve bize hissettirdiklerini yok saymamak, bir mimariyi gerçekten “görmek” demektir.
Yani aslında kendimize sormamız gereken soru mimarinin nasıl yapıldığından çok, arkasındaki hikâye ve bize nasıl etki ettiğidir. Örneğin bazı mekânlarla bambaşka bağlar kurarız çünkü anılarımız onlarla özdeşleşir. İşte bu noktada, mimariyi sadece görmekten çok daha fazlasının olduğunu söyleyebiliriz.
KAYNAKÇA
- Şentürer, A. (2013). Mimarlıkta Mekân ve İnsan İlişkisi. İstanbul: YEM Yayınları.
- Gür, Ş. Ö. (2000). Mimarlıkta Psikolojik Yaklaşımlar ve Mekân Algısı. İstanbul: İTÜ Yayınları.
- Bilgin, İ. (2011). Kent, Mimarlık ve Toplum. İstanbul: Boyut Yayınları.
- Pallasmaa, J. (2005). The Eyes of the Skin: Architecture and the Senses. Chichester: Wiley-Academy

Yorumunuzu Yayınlayın