Whimsy… Son zamanlarda sosyal medyada karşılaştığımız bir kavram, oysa hissini çocukluğumuzdan beri çok iyi bildiğimiz bir kelime. Hayatın küçük anlarını fazla ciddiye alıp onlara boyun eğmek yerine, onlarla neşeyle oyun oynama becerisidir. Biraz hayal gücü, spontane bir yaşama sevinci ve hayata yöneltilen içten bir “neden olmasın?” sorusudur.

Sıradan Olanı Büyülemek

Yabancı içerik üreticilerinin ekranlarımıza taşıdığı ve “hayatı romantize etme” fikriyle harmanlanan o tatlı akımın temelinde tam olarak bu duygu yatıyor. Biliyorum, birçoğumuz bu videolara bakarken iç çekiyoruz. Çünkü amaç, gündelik olanı sihirli hissettiren o minik dokunuşları bulmak. Sabah kahvesini telaşla bir karton bardaktan yudumlamak yerine, bit pazarından bulduğunuz, kenarı hafif kırık çiçekli bir porselen fincanda içmek. Yağmuru can sıkıcı bir hava muhalefeti olarak değil, pencere kenarında hayallere dalmak için bir davet olarak görmek. Kısacası hayatı biraz daha hafif, biraz daha masalsı yaşamak.

Kendi Masalımızı Satın Almak

Yetişkin olmanın o ağır, kurallı ve gri dünyasına karşı ne kadar naif bir isyan, değil mi? Ancak gelin, o sıcak peri ışıklarını biraz kısıp, zihnimizi eleştirel bir gözlükle aydınlatalım. Sosyal medyada önümüze düşen her cazip “yaşam tarzı” gibi, bu masalsı dünyanın arka planında da tıkır tıkır işleyen devasa bir çark var: Yaşam tarzlarının metalaşması.
Tüketim kültürü, yavaşlama ve büyülenme ihtiyacımızı o kadar hızlı fark etti ki, bize kendi masalımızı anında “satmaya” başladı. Fark ettiniz mi? Bugün hayatımızda hissini yakalamak için sadece gökyüzüne bakmak ya da hayal kurmak yetmiyor gibi bir algı yaratılıyor. O estetiği yaşayabilmek; “vintage” görünümlü, belli markalara ait uçuş uçuş elbiseler almayı, odamızı spesifik objelerle dekore etmeyi ve hayatımızı o pastel filtrelerden geçirmeyi zorunlu kılıyor. Hızdan ve tükenmişlikten kaçmak için sığındığımız bu sihirli orman, aniden kabarık bir alışveriş listesine dönüşüveriyor. Bir başkaldırı olarak başlayan yavaş yaşam pratikleri, estetik ve pahalı bir ürüne evriliyor.

Masallardaki “Peri Kızları”

Konuya feminist bir mercekten baktığımızda ise kendimize sormamız gereken çok daha kritik sorular var. Dikkat ederseniz, bu estetik akımların hem üreticileri hem de hedef kitlesi neredeyse tamamen kadınlar. Bu estetikler, bizi gerçek dünyanın sorunlarıyla yüzleşmekten alıkoyup, izole ve zararsız bir ev içine, o eski ve pasif “peri kızı” rollerine mi hapsediyor? Sistemin adaletsizlikleriyle mücadele etmek yerine, kendi estetik odalarımıza çekilip dünyayı dışarıda bırakmak gerçekten bir çözüm mü, yoksa şık bir uyuşturucu mu? Belki de bu masalsı kaçış, patriyarkal düzene karşı oldukça zararsız, kontrol edilebilir ve bolca para harcatan bir başkaldırı simülasyonundan ibarettir.

Bizim Masalımız Hangisi?

Bütün bunlar, çayımızın buharında veya pencereye vuran yağmur damlasında bulduğumuz o küçük sığınakları terk etmemiz gerektiği anlamına gelmiyor elbette. Hayatın o ağır ciddiyetine karşı biraz ile, biraz oyunculukla direnmek ruhumuzu hayatta tutan yegâne şeylerden biri. Ancak mesele şu: Kendi masalımızı yazarken kalemi kimin tuttuğuna dikkat etmek zorundayız. Hayatınıza o masalsı dokunuşu katmak istediğinizde durup kendinize sorun: Şu an hissettiğim bu “büyü” bana mı ait, yoksa sepetime eklediğim o estetik ürünün vaadine mi? Kendi neşemizi, başkalarının vitrininden satın almak zorunda mıyız?

Kaynakça:

https://netmagazin.com.tr/haber/38468/

http://tiktok.com

Bu içeriğin her türlü sorumluluğu ve hakları, yazar(lar)ına aittir.
Bu içerik, Temsil.org editör ekibinin ve bu sitedeki diğer içerik üreticilerinin görüşlerini yansıtmaz.