Ölüm sadece vefat eden kişi için bir son değil, geride kalanların da baş etmeye çalıştığı bir eksiklik hissidir. Çünkü kaybedilen sadece bir insan değil aynı zamanda onunla geçirdiğimiz zamandır.

Bir kayıp haberi aldığımızda çoğu zaman ne hissedeceğimizi bilemez ne düşüneceğimizi şaşırırız. Öyle ki normal akışında ilerleyen zaman bizim için durma noktasına gelir. Giden kişi sadece kendi gittiğiyle kalmaz ardında kalanları derin bir boşluk hissiyle bırakır. Yani ölüm dışarıdan bakıldığında tek bir andan ibaret gibi görünse de kalanlar için uzun  sürecek zorlu bir içsel bir yolculuğun başlangıcı anlamına gelir.  Her insanın içsel yolculuğu birbirinden farklıdır. Çünkü her kaybın ağırlığı kişiden kişiye değişir.

Pickpik

Ortak Duygunun Kişisel Hali: Yas Tutmak

Yas çoğu zaman ortak bir deneyim gibi görünse de aslında herkes yas sürecini kendi içinde farklı şekillerde yaşar. Çünkü herkes aynı kaybı yaşasa da kaybın bıraktığı etki herkes için aynı değildir. Kimisi acısını dışa vurarak kimisi sessizliğe gömülerek acısını hafifletmeye çalışır. Bu yüzden yas süreci herkesin birbiriyle paylaştığı ortak acıyı temsil etse de insanın kendi geçmişine, duygusal yapısına göre değişiklik gösteren bir süreçtir.

Bazı insanlar için zaman geçtikçe kaybedilen kişinin yokluğu daha alışıldık hale gelirken bazı insanlar için zaman asla normal akışına geri dönmez. Bu durum kişinin yaşadığı acının küçük ya da büyük olduğu anlamına gelmez. Sadece herkesin acıyla baş etme yönteminin farklı olduğunu gösterir. Yani bu süreçte gösterilen her davranış aynı acının farklı bir dışa vurum şeklidir.

Toplum baskısı hemen her konuda olduğu gibi burada da kendini gösterir. Toplum, belirli yas tutma biçimlerini kendine norm olarak belirler. Yas sürecinin belirli bir biçimde yaşanması gerektiğini ve belirli bir sürede tamamlanmasının doğru olduğunu ima eder. “Zaman her şeyin ilacıdır” veya “ölenle ölünmez” tarzında cümlelerle teselli vermeye çalışır. Bu cümleler kötü niyet barındırmasa da aslında yas sürecinin doğasına ters ifadelerdir. Yani yas süreci, başkalarının belirlediği sınırlar içinde yaşanabilecek, herkes için aynı geçen bir süreç değildir.

Edebiyat Hocam

Ölene Mi Üzülürüz, Kendimize Mi?

Birini kaybettiğimizde yaşadığımız derin üzüntünün tek sebebi sadece o kişi öldüğü içinmiş gibi görünür. Fakat yaşadığımız üzüntü içinde bir daha hiçbir zaman ölen kişiyi göremeyeceğimiz, anılar biriktiremeyeceğimiz ve bir daha asla ortak bir ana tanıklık edemeyeceğimiz gerçeğini barındırır. Bu açıdan bakıldığında ölen yakınımızla kurduğumuz gelecek planları ve onun da içinde var olduğu dünyamız anlamını yitirir. Artık kalan bizler için yeni bir düzen daha önce hiç görmediğimiz bir dünyada başka bir yaşam başlamak üzeredir. Böyle bir durumda ise akıllara ölene mi, yoksa kendi acımıza mı ağlarız? sorusu gelir.

Bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Çünkü hissettiğimiz acı tek bir duygudan değil birden fazla duygunun birleşiminden oluşur. Bir yandan ölen kişinin yokluğuna üzülürken bir yandan da onsuz devam etmenin ağırlığı ile mücadele ederiz. Yani hem gidenin ardından hem de kendi hayatımızda oluşan zorunlu değişikliğe ağlamış oluruz.

DepositPhotos

DepositPhotos

Zamanla farkedilir ki asıl zor olan ölen kişiyle birlikte kendi alıştığımız halimizin de değişmesidir. Ölen kişiyle anlamlandırdığımız ”biz” hali artık ”ben” haline evrilir ve bir daha ölen kişiyle anı biriktiremeyecek olmak, mutlu günlerimize şahitlik edemeyecek olması, üzüntülü zamanlarımızda yanımızda olamaması kalan tüm hayatımıza parça parça yayılan bir eksiklik haline gelir. İnsanlar bir yandan rutinlerine dönmeye çalışırken bir yandan da giden eksik parçasıyla kendini yeni bir hayata adapte etmeye çalışır.

Acının İçinden Geçmek

Zaman ilerledikçe hissedilen duygular geçmez fakat biçim değiştirir. İlk zamanlarda çok daha sarsıcı, yıkıcı olan duygular zamanla kendini daha derinde ve daha sessiz bir biçimde hatırlatmaya başlar. Ne kadar kötü zamanlardan geçersek geçelim dışarıda hayat hiçbir şey yokmuş gibi akmaya devam eder. Kafamızı kaldırdığımızda bizi bekleyen sorumluluklar hala yerli yerindedir. Kendi rutinimize dönmek ne kadar zor gelse ve bu dönüş ne kadar zor olsa da hissettiğimiz acının içinden geçerek hayatımıza devam ederiz.

Gün geçtikçe yaşadığımız duyguları içimizde farklı bir yere konumlandırırız. Böylece kaybın getirdiği duygular artık önümüzde bir engel olarak değil yeni yaşantımızın bir parçası olarak bizimle yola devam eder. Yaşanan kayıplarla ne kadar eksilsek de onları hayatın bir parçası olarak görüp sağlıklı bir biçimde yaşamaya devam etmek her şeyden önce kendimize borcumuzdur.

Sonuç olarak ölümden bize kalan, ölümün ne olduğunu anlamaktan çok bize bıraktığı duygularla yaşamayı öğrenmektir. Bu noktada Montaigne’nin de vurguladığı gibi, ölüm aslında hayatın dışında değil, onun doğal bir parçasıdır. Onu hayatın karşısına koymak yerine, hayatın içine dahil edebildiğimizde; korkudan çok kabulleniş, dirençten çok anlayış gelişir.

Kaynakça

  • Montaigne, M. (2019). Denemeler (S. Eyüboğlu, Çev.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
  • Yalom, I. D. (2018). Varoluşçu psikoterapi (Z. İyidoğan Babayiğit, Çev.). Kabalcı Yayıncılık.
  • Kübler-Ross, E. (2010). Ölüm ve ölmek üzerine (E. Duman, Çev.). Boyner Yayınları.
  • Frankl, V. E. (2019). İnsanın anlam arayışı (S. Budak, Çev.). Okuyan Us Yayınları.
Bu içeriğin her türlü sorumluluğu ve hakları, yazar(lar)ına aittir.
Bu içerik, Temsil.org editör ekibinin ve bu sitedeki diğer içerik üreticilerinin görüşlerini yansıtmaz.