1956 yılında İsviçre’nin girişimiyle savaş yorgunu Avrupa’yı pop şarkıları etrafında birleştirmek için televizyon eğlencesi olarak başlayan Eurovision, zaman içinde 150 milyonu aşan devasa bir izleyici kitlesine ulaştı. Özellikle 90’larda Soğuk Savaş bitip Sovyet baskısı da yıkılınca, Doğu Avrupa ve Balkan ülkelerinin de yarışmaya dahil olmasıyla bu etkinlik bir eğlence aracı olmaktan çıktı. Bu yazımda, müziğin ve uluslararası yarışmaların milliyetçilik ideolojilerini nasıl taşıdığını ve ayrımcı düşüncelerin dolaşıma nasıl çıktığını ve bunun sonuçlarını tartışacağım. Keyifli okumalar..

Eurovision Sadece Eğlenceli Bir Müzik Yarışması Mı?

Bugün Eurovision; akılda kalıcı şarkıların ve şatafatlı elbiselerin sergilendiği bir yer olmakla birlikte, ülkelerin siyasi yönelimlerinin, ulusal kimliklerinin ve en önemlisi Avrupa içindeki statü hiyerarşisinin kapış kapış müzakere edildiği dev bir arenaya dönüşmüş durumdadır. Hem siyasi hem de ekonomik açıdan, Avrupa’nın merkezindeki zengin ve modern ülkeler ile kıyıda köşede kalmış Doğu ülkeleri arasında büyük bir güç dengesizliği vardır. Yıllarca komünizmin, ekonomik krizlerin ve Batı medyasının çizdiği kötü imajların gölgesinde kalan Doğu ülkeleri, Eurovision sahnesine çıktıklarında büyük bir kendini kanıtlama kaygısı yaşarlar. En büyük dertleri, o meşhur “Biz de medeni ve moderniz,” mesajını verip Avrupa Birliği gibi dev anlaşmalara kabul edilme süreçlerini hızlandırmaktır.

iStock

Stratejiler: Kendini Egzotikleştirme ve Oto-Oryantalizm

Peki bu ülkeler Batı’nın gözüne nasıl girecek? Eğer bir Doğu ülkesi sahneye çıkıp tıpatıp İngilizler veya İsveçliler gibi şarkı söylerse Batılılar bunu inandırıcı bulmuyor; o ülkeyi basit bir taklitçi olarak görüp eliyor. Batı’nın yüzyıllardır Doğu hakkında kafasında kurduğu bir fantezi dünyası vardır. Akademide “Oryantalizm” denilen bu bakış açısına göre Batı kendini mantıklı, modern ve ileri; Doğu’yu ise vahşi, gizemli, şehvetli ve ilkel olarak tanımlar.

Dolayısıyla çevredeki ülkeler fark edilmek ve oy toplamak için kendi karmaşık ve modern kültürlerini bir kenara bırakıp Batı’nın kendileri hakkında hayal ettiği bu stereotiplere bürünürler. “Madem bizi egzotik ve vahşi görmek istiyorsunuz, alın size bunu satalım,” diyerek kendi kendilerini Batı’nın fantezilerine göre paketlerler. Kısacası oto-oryantalizm; Doğu ülkelerinin onaylanmak uğruna kendi kimliğini Batılının istediği şekle sokma çabasıdır.

2007 Türkiye temsilcisi Kenan Doğulu, Wikipedia

Şarkıları Batı Kulağına Göre Ehlileştirmek

Doğu Avrupa ülkeleri elbette bu egzotik havayı sunarken müziği tamamen yöresel, ağır ve kafa karıştırıcı bırakmıyorlar. “Müzikal ehlileştirme” denen bir yöntemle, yerel ezgiler Batı’nın rahatça tüketebileceği bir pop formatına sokuluyor. Örneğin bizim o oynaması zor 9/8’lik veya 7/8’lik aksak ritimlerimizi tamamen atıp, Batılının gece kulübünde rahatça zıplayabileceği dümdüz 4/4’lük ritimler kullanıyorlar. Şarkının dünyaca anlaşılabilmesi için sözlerin geneli İngilizce yazılırken, aralara “otantik” ve gizemli dursun diye birkaç kelime yerel dil sıkıştırılıyor. Zurna veya kemençe gibi çalgılar ise sadece şarkıya egzotik bir tat katmak için arka plana, süs niyetine konuluyor. İşte bu pürüzsüzleştirilmiş ve formüle edilmiş yeni müzik türüne “Etno-Pop” adını veriyoruz.

2012 Rusya temsilcisi Buranovskiye Babushki, Alamy

Sertab Erener ve Ruslana: Sahnede Kurulan Fanteziler

Yukarıda bahsettiğim stratejilerin Eurovision tarihindeki en meşhur örneklerinden biri, Türkiye’nin 2003’te Sertab Erener’le kazandığı zaferdir. Türkiye, şarkısında Batı’nın Orta Doğu hakkındaki bütün klişelerini kullanmıştır: Harem konsepti, yere çömelmiş cariyeler, göbek dansı ve sultanına kendini beğendirmeye çalışan itaatkâr kadın imajı sahnede sergilenmiştir. Şarkının altyapısı kusursuz bir modern R&B, sözleri tamamen İngilizceydi ama araya darbuka ve yaylılar ustaca yedirilmişti. Türkiye’deki aydınlar “Biz modern bir ülkeyiz, neden kendimizi harem fantezisiyle pazarlıyoruz?” diye isyan etse de birinci olduğumuz an siyasetçiler bile bunu “Avrupa’yı fethettik, AB’ye giriyoruz,” diye büyük bir coşkuyla kutladı. Bu durum, Batı’ya modern olduğunu kanıtlamak için paradoksal bir şekilde en “Doğulu” klişelere sarılmak zorunda kalışımızın trajikomik bir özetidir.

Ukrayna ise bir sene sonra, 2004’te Ruslana’nın “Wild Dances” şarkısıyla benzer bir yoldan gitti. O dönem eski Sovyetler Birliği’nin gri, yozlaşmış ve mafyatik ülke imajından kurtulmak isteyen Ukrayna; deri kıyafetler, kırbaçlar ve ilkel çalgılarla sahneye vahşi bir Amazon kadını sürdü. Batı medeniyetinin yozlaştırmadığı, doğayla iç içe o “mistik ve vahşi dağlı” imajı Batılı izleyicinin o kadar hoşuna gitti ki bu onlara birinciliği getirdi ve Ukrayna’nın dünyadaki imajını baştan aşağı yeniledi.

Balkan Baladları ve Diplomatik Pop

Balkanlar’ın derdi ise bambaşkaydı. Özellikle eski Yugoslavya ülkeleri, 90’lardaki savaşlar yüzünden Avrupa’nın zihninde “kana susamış barbarlar” olarak damgalanmıştı. Sırbistan bu korkunç imajı silmek için “Balkan Baladı” denen o ağırbaşlı, hüzünlü ve takım elbiseli stili yarattı. 2004’te Željko Joksimović’in sergilediği uysal ve duygusal performans, Sırbistan’ı tehlikeli bir düşman olmaktan çıkarıp acı çekmiş ama onurlu bir Avrupalı ulus konumuna yükseltti. Öte yandan Yunanistan, bunu tamamen turistik bir pazarlama aracı olarak kullandı. 2005’te birinci olan Helena Paparizou’nun şarkısı; İsveçli yapımcıların elinden çıkma, buzukiyle süslenmiş harika bir “Yunan adaları turist broşürü” gibiydi. Azerbaycan ise savaş ve gerginlik bölgesi imajını örtmek için hep çok steril, modern pop şarkıları tercih ediyor. Aralara ise kimseyi rahatsız etmeyecek minik “Muğam” vokalleri serpiştirerek “Biz son derece zengin ve güvenli ama köklerine bağlı bir Avrupalıyız,” mesajı veriyor.

Çelişkiler ve Yeni Trendler

İşin en ironik tarafı ise oylama sisteminde yatıyor. Veriler gösteriyor ki Avrupa’da göçmenleri sevmeyen, küreselleşmeye karşı olan ve aşırı milliyetçi sağ partilere oy veren kitleler, Eurovision’da en çok bu geleneksel kıyafetli Doğu (Etno-Pop) şarkılarına puan yağdırıyor. Çünkü bu sağcı seçmenler, kendi kültürlerinin birbirine karışmasından hiç hoşlanmıyor. Doğulu bir şarkıcının sahneye İngilizce değil de kendi dilinde, kendi köylü kıyafetleriyle çıkıp “kendi kültürel sınırları içinde kalması” bu kitleye müthiş bir güven veriyor. Onlara göre herkes kendi yerini bilmeli ve sınırlarını aşmamalıdır.

Günümüzde, özellikle 2024 ve güncel 2026 eğilimlerine baktığımızda, bu egzotizmin artık “Folktronica” adıyla daha karanlık, elektronik ve teknolojik bir siber şamanizme dönüştüğünü görüyoruz. Polonya’nın ve Finlandiya’nın geleneksel çığlıklarla ağır elektronik basları birleştiren şovları, doğaya dönüşle distopyayı harmanlayan yeni nesil bir pazarlama aracıdır.

2023 Finlandiya temsilcisi Käärijä, The globe and mail

Toparlamak gerekirse Eurovision; üç dakikalık şarkıların arkasında koca ulusların kimlik krizlerini sakladığı, Doğu’nun kendini kabul ettirmek için Batı’nın fantezilerine göre şekil değiştirdiği inanılmaz derecede zekice kurgulanmış bir kültürel sömürü ve diplomasi makinesi haline gelmiştir. Elbette bu arka planı düşünmeyip sadece bir müzik yarışması gözüyle izlemek de oldukça keyif verici olabilir. Küçük bir çocukken izlemeye başladığım bu yarışmaya farklı bir gözle bakmak istedim; konuşmak, tartışmak isteyenlerle yorumlarda buluşalım…

Kaynakça

Bu içeriğin her türlü sorumluluğu ve hakları, yazar(lar)ına aittir.
Bu içerik, Temsil.org editör ekibinin ve bu sitedeki diğer içerik üreticilerinin görüşlerini yansıtmaz.