T2526
YAYIN EKİBİ
T2526
Telefonlarımızdan bilgisayarlarımıza kadar her yere sızan yapay zekanın, sanat dünyasında yarattığı o büyük ikilemi ne kadar farkındayız? Tek bir komutla eser üreten sistemlerin, gerçek sanatçıların emeğini ve 'biricik' olma durumunu nasıl tehdit ettiğini sorgulamalıyız. Durumun ne kadar ciddi olduğunu anlamak için TÜİK’in 2025 verilerine de göz atacağız; hani şu kullanım oranının %19’ları aştığı ve özellikle biz gençlerin başı çektiği o tablo, meselenin sadece teknik değil toplumsal bir dönüşüm olduğunu da kanıtlıyor. Hızın büyüsüne kapılıp sanatı ruhsuz bir tüketim ürününe dönüştürme riskimizi ve 'özgünlük' krizini, hem verilerle hem de güncel tartışmalarla anlamaya çalışalım.
Raflarda bekleyen kitapların yarattığı o suçluluk hissi, aynı sayfayı defalarca okuyup hiçbir şey anlamamak...'Okumak istiyorum ama başlayamıyorum' diyorsanız, yalnız değilsiniz. Literatürde 'Reading Slump' olarak bilinen bu okuma tıkanıklığını aşmanın, kendinize yüklenmeden kitaplarla yeniden barışmanın yolları.
Cebinde sadece 20 dolar, aklında ise Yüzyıllık Yalnızlık...Ailesini geçindirmek için saç kurutma makinesini bile satmak zorunda kalan, ancak daktilosunun başından kalkmayan bir dâhi. Postaya verecek parası yetmediği için yayınevine sadece yarısını gönderebildiği o dosya, nasıl oldu da dünya edebiyatında bir deprem yarattı? İşte Gabriel García Márquez’in tozlu yollardan zirveye tırmanış öyküsü
Modern dünyada 'ilk görüşte aşk' sadece eski bir masal mı, yoksa hala mümkün mü? Hoşlantı ile gerçek aşk arasındaki o ince çizgi nerede başlar? Güven sorunlarının ve hızlı tüketilen ilişkilerin gölgesinde, nenelerimizin anlattığı o saf duyguyu ararken; 'benzer kalplerin birbirini bulacağına' dair umudunuzu tazeleyecek bir yazı.
Gündelik hayatın en sıradan anları nasıl oldu da milyonların izlediği bir dijital anlatıya dönüştü? Vloggerlar, izleyiciyle bu kadar güçlü bir yakınlık hissini hangi ‘samimiyet kodlarıyla’ kuruyor? Markalar neden artık reklamlardan çok birinin mutfakta kahve yaparken söylediği cümleye güveniyor? Kısaca YouTube vlog kültürü.
Son birkaç yıldır Instagram ve TikTok akışlarımızda ‘fazla kusursuz’ görünen bir fenomen tipi beliriyor: sanal influencerlar. Gerçek bir insan değiller; ama herkes kadar gerçekler. Takipçi topluyorlar, marka anlaşmaları yapıyorlar, kültür üretiyorlar. Peki markalar neden bu karakterlere yöneliyor? Tüketici gerçekten bu kadar sentetik bir hikâyeye sıcak mı bakıyor? Bu sorular, dijital pazarlamanın yeni dönemini anlamak için artık kaçınılmaz.
Günümüz dünyasında tüketim çılgınlığının arttığı şu dönemlerde insanlar nelere ilgi gösteriyorlar ya da ilgi gösterdikleri şeyleri neden bu kadar abartıyorlar? Aslında bundan 20-30 yıl önce de benzer durumlar söz konusuydu. Sadece şartlar ve ilgi gösterilen şeyler farklıydı. Her dönemde insanlar belli şeylere ilgi göstermiş ve bunun sonucunda popüler hale getirmişlerdi. Gelişen medya ile beraber bu daha göz önüne çıkmış ve zamanla bu durum popüler kültür gibi bir yapıyı ortaya koymuştur. Peki bunun nostalji ile ilgisi nedir?
Her yılın başında, boş sayfalarla dolu yeni bir ajanda alıyoruz. Henüz yazılmamış günlerin verdiği o taze heyecan, sanki zamanı ellerimizin arasına alabileceğimiz duygusunu taşıyor. Ajanda tutmak, yalnızca plan yapmak değil; geçmişle geleceği aynı sayfada buluşturmanın da bir yolu. Bugünü yazıya dökerek, akıp giden zamana küçük bir direnç gösteriyoruz. Ama belki de asıl mesele planlamak değil de zamanı yakalayamama korkusunu kontrol altına alma çabası. Her sayfa, kontrol ettiğimizi sandığımız bir günü mühürlüyor.
Bir kaldırımın, popüler kültürün hafızasını nasıl taşıyabileceğini hiç düşündün mü? Hollywood Walk of Fame, her yenilenen yıldızıyla hem geçmişi koruyor hem de ‘şöhret’ kavramının şehirle birlikte nasıl yaşayıp dönüştüğünü gözler önüne seriyor. Peki Lorelai Gilmore gibi yeni eklenen isimlerin bu yaşayan arşive nasıl bir iz bıraktığını merak etmiyor musun?
Metin, İstanbul'un siyah ve beyaz metaforlarını iyi ve kötü yönler üzerinden ele alır. Şehrin büyüleyici dinamizmi (beyaz) ile yıpratıcı, eşitsiz ve karmaşık yapısı (siyah) arasındaki ilişki analiz edilir. Tarih, gündelik yaşam, medya temsilleri ve dijital kültür bu ikili gerilim üzerinden değerlendirilir. Sonuç bölümünde İstanbul'un, bu iki dinamiğinin sürekli müzakeresiyle çift yönlü kimliğinin oluştuğu vurgulanır.
Türk dünyasının en köklü düğün ritüellerinden biri olan gelin ağıtları, hem Türkiye’de hem Kırgızistan’da yüzyıllardır yaşatılan duygusal bir geçiş merasimidir. Bu gelenek, gelinin baba evinden ayrılışının sadece fiziksel bir değişim olmadığını; aynı zamanda psikolojik, toplumsal ve duygusal bir dönüşümü temsil ettiğini gösterir.
























