Bazı limanlar sadece gemileri değil, tarihin en ağır acılarını da ağırlar. Mağusa’nın o turkuaz sularına sinmiş olan hüzünlü ezgi, aslında bir eğlence gecesinin nasıl kanlı bir pusuya dönüştüğünün feryadıdır. Mertliğiyle tanınan bir yiğidin, yedi süngü darbesine karşı verdiği o son nefesin hikâyesine birlikte tanıklık edelim.
MAĞUSA’DA BİR İKİNDİ VAKTİ
1943 yılının kavurucu bir ikindi vaktinde, Mağusa Limanı her zamanki gibi telaşlıydı. Limanın en sevilen siması, devasa cüssesi ve sarsılmaz dürüstlüğüyle tanınan Ali Hasan, yani “Arap Ali” idi. 1913 yılında Limasol’da dünyaya gelen Ali, hayatını bileğinin gücüyle kazanan bir gümrük hamalıydı. O gün sırtında taşıdığı ağır çuvalların yorgunluğunu, arkadaşlarıyla yaptığı şakalarla dağıtıyordu. Ali sadece bir işçi değil, aynı zamanda yeni bir baba ve sevgi dolu bir eşti. Akşam mesaisi bittiğinde limandan ayrılırken, evinde kendisini bekleyen bir buçuk yaşındaki oğlunu kucağına almanın, ona sarılmanın hayaliyle gülümsüyordu. Ancak o gün Mağusa üzerinde dolaşan martıların çığlıkları, sanki birazdan kopacak olan karanlık fırtınanın, haksızlığın ve kanlı pusunun habercisi gibiydi.

KAYNAK: samimihaber.com
KARANLIK SOKAKTAKİ PUSU
Güneş battığında Ali, Mağusa’nın o dönemki sosyalliğin en yoğun olduğu meyhanelerden birine girdi. Tam o sıralarda içeriye, İngiliz sömürge yönetimine hizmet eden yedi-sekiz kişilik bir Hintli asker grubu girdi. Sarhoş olan askerler, yerli halka hakaretler yağdırıyor, huzuru kaçırıyordu. Ali haksızlığa ve zorbalığa boyun eğmeyen karakteriyle ayağa kalktı. Çıkan arbedede Ali, o meşhur bilek gücüyle askerleri birer birer kapının dışına savurdu. Fakat askerler yenilginin utancını korkakça bir intikamla birleştirdiler. Ali gece yarısına doğru evine giden ıssız, karanlık ve dar bir sokağa girdiğinde pusuda bekleyen askerler tarafından kuşatıldı. Ali, kaçmak yerine yiğitçe dövüşmeyi seçti ancak askerler tüfeklerinin ucuna taktıkları soğuk çelik süngülerle saldırdılar. Tam yedi kez saplandı o süngüler Ali’nin mert göğsüne. Ali, Mağusa’nın taş sokaklarında kanlar içinde yere yığılırken, dudaklarından dökülen son nefes “Oğlum” kelimesiydi.

KAYNAK: samimihaber.com
YARIM KALAN BİR ÖMRÜN MİRASI
Ertesi sabah Mağusa, kapkara bir yasla uyandı. Ali’nin cansız bedeni hastaneden alınıp eve getirildiğinde eşinin ve annesinin feryatları Akdeniz’in dalgalarını bastırdı. Annesi, Ali’nin kanlı gömleğini göğsüne bastırıp dizlerine vurarak o ilk yakıcı dizeleri mırıldanmaya başladı: “Mağusa limanı limandır liman, beni öldürende yoktur din iman…” Bu feryat, kısa sürede tüm adaya yayıldı. Ali’nin cenazesine binlerce insan katıldı; dükkanlar kapatıldı, hayat durdu. Cenaze töreni, sömürge yönetimine karşı sessiz bir başkaldırıya dönüştü. O günden sonra Ali’nin dökülen kanı, sadece bir ailenin acısı değil, Kıbrıs Türk halkının varoluş mücadelesinin ve haksızlığa karşı direnişinin simgesi oldu. Bugün Mağusa Limanı’nda rüzgar ne zaman sert esse, hâlâ o yedi süngü darbesinin ve yarım kalmış bir hayatın melodisi duyulur.
TÜRKÜNÜN SÖZLERİ:
KAYNAKÇA:
- https://www.musixmatch.com/
- Altun, S.(2003). Kıbrıs Türk Halk Edebiyatı. Samtay Vakfı Yayınları.
- Kıbrıs Türk Kültür Derneği Arşivleri:1940´lı yıllar sözlü tarih derlemeleri ve gazete kupürleri.
- Öksüzoğlu, O.(2012). Kıbrıs Halk Türküleri ve Öyküleri. Mağusa Belediyesi Kültür Yayınları

Yorumunuzu Yayınlayın