Günümüz dijital kültürü, kimliği doğal bir süreç olmaktan çıkarıp yönetilen bir performansa dönüştürüyor. Bu dönüşüm, bireyin kendini sunma biçimleriyle sahicilik arayışı arasındaki gerilimi her zamankinden görünür hâle getiriyor.

Görünürlük Çağında Benlik: Kendini Markalaştıran Birey
Dijital çağ, bireyi yalnızca kendini ifade eden bir özne olmaktan çıkarıp, kendini marka olarak sunan bir figüre dönüştürüyor. Sosyal medya profilleri, sıradan bir iletişim aracı olmaktan çoktan çıktı; artık kişinin nasıl hatırlanmak istediğini, hangi duygularla ilişkilendirilmek istediğini titizlikle kurguladığı bir vitrin işlevi görüyor. Böylece herkes hem kendi hayatının ürünü, hem de o ürünü pazarlayan kişi hâline geliyor.

Dijital Çağda Kendini Marka Olarak Sunmak
Bu dönüşümün izleri, 1990’ların marka stratejilerinde belirginleşmişti. Naomi Klein’in No Logo’da anlattığı gibi markalar yalnızca bir ürün değil “tarz”, “duruş” ve “değerler bütünü” satmaya başladı. Ürün, bir hayat tarzının bahanesine dönüştü. Bugün sosyal medyada gördüğümüz kişisel marka inşası, bu mantığın bireyler tarafından içselleştirilmiş hâli. İnsanlar artık yalnızca bir markayı taşımıyor; aynı zamanda kendi hayatlarını da markalaştırıyor.
Erving Goffman’ın “benlik sunumu” kavramı, bu durumu anlamak için önemli bir çerçeve sunuyor. Goffman’a göre gündelik hayat, sahnede oynanan bir oyuna benzer; insanlar farklı rollere girerek kendilerini belirli bir şekilde gösterir. Bu rollerde kullandığımız dil, kıyafet, mimik, hatta suskunluklarımız bile karşı tarafa iletmek istediğimiz imajın parçalarıdır. Dijital ortamda ise bu sahne hiç kapanmaz.
Profil fotoğrafı, biyografi, paylaşılan içerikler ve hikâyeler; hepsi bir araya gelerek “ideal benlik” denilen kurguyu oluşturur. Çevrim dışı hayatta inişleri çıkışları olan karmaşık bir benlik varken, çevrim içi dünyada daha tutarlı, daha düzenli, daha parlatılmış bir versiyon dolaşımdadır. Bu nedenle sosyal medya, Goffman’ın sahnesinin donmuş bir hâli gibidir: Seçilmiş anlar, filtrelenmiş kareler ve yeniden yazılmış cümleler, sürekli olarak öne sürülen bir rolü temsil eder.
Bu süreçte Alison Hearn’ün “self-branding” dediği olgu devreye girer. Birey, ilgi alanlarını, politik duruşunu, mizah anlayışını, estetik tercihini ve bedenini bir bütün olarak yönetmek zorunda hisseder. Takipçi sayısı, etkileşim oranı, algoritmanın görünür kıldığı paylaşımlar; kimliğin değerini belirleyen yeni göstergelere dönüşür.

Otantiklikten Otantik Görünmeye: Performans Toplumunda Benlik
Dijital performans alanı, benliği ikiye ayırır: Kendi çelişkileri, kırılganlıkları ve belirsizlikleriyle var olan “gerçek benlik” ve sosyal medyada özenle kurgulanan “ideal benlik”. Aradaki mesafe açıldıkça, kişi hem kendine hem de çevresine karşı bir temsil sorumluluğu taşımaya başlar.
Byung-Chul Han, Şeffaflık Toplumu’nda modern bireyin artık baskıyla değil, performansla yönetildiğini söyler. Başarı, giderek görünürlükle eş anlamlı hâle gelmiştir. Bu yüzden kişi, kimse ona açıkça baskı yapmasa bile kendi kendini denetler; sürekli üretmek, paylaşmak ve “görünür kalmak” zorundaymış hissine kapılır. Like sayıları, izlenme oranları ve paylaşımların aldığı geri dönüşler; kişinin kendilik algısını etkileyen yeni ölçütlere dönüşür.
Bu ortamda otantiklik de anlam değiştirir. Sarah Banet-Weiser’ın Authentic adlı çalışması, samimiyetin bile bir stratejiye dönüşebileceğini gösterir. “Doğal” görünen pozlar, makyajsız selfieler, dağınık oda fotoğrafları bile çoğu zaman özenle seçilmiş ve zamanlanmış görüntülerdir. Yani mesele artık gerçekten “doğal olmak” değil; doğal görünmenin ikna edici bir biçimini bulmaktır.
Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” kavramı, bu tabloyu tamamlar. Kimliğin, eskisi gibi sabit bir zemin üzerinde değil, sürekli değişen, kaygan bir düzlemde kurulduğunu söyler. Dijital çağda birey, kendisini her an güncellenmesi gereken bir proje gibi görmeye başlar. Profilini, düşüncelerini, bedenini ve duygularını durmaksızın düzenler. Bu akışkanlık bir yandan seçenek özgürlüğü sunsa da, diğer yandan hiçbir zaman “tamamlanmış” hissedemeyen, kendisiyle barışması zorlaşan bir benlik yaratır.

Sahicilik Mümkün mü?
Tüm bu baskıların içinde otantiklik tamamen kaybolmuş değildir ama artık kendiliğinden ortaya çıkan bir hâl olmaktan çıkmıştır. Carl Rogers’ın “uyumlu benlik” anlayışı, burada önemli bir imkâna işaret eder. Rogers’a göre sahicilik, kişinin içsel deneyimiyle dış dünyaya sunduğu benlik arasında uyum kurabilmesidir.
Dijital çağda bu uyum, maskesiz olmak anlamına gelmeyebilir; asıl mesele, hangi maskeyi neden taktığını fark ederek hareket edebilmektir. Kişi, sosyal medyada kendini kaçınılmaz olarak seçerek ve düzenleyerek sunacaktır; ancak bunu yaparken kendi sınırlarını, duygusal ihtiyaçlarını ve değerlerini gözettiğinde, görünürlük baskısının içinde bile kendine ait bir alan açabilir.
Sonuçta modern birey için markalaşma baskısı güçlü ve kaçınılmaz görünüyor. Yine de bu, kişinin kendi anlamını yitirmek zorunda olduğu anlamına gelmiyor. Görünürlük çağında en güçlü direniş biçimi, yalnızca nasıl göründüğünü değil, neden öyle görünmek istediğini de sorgulamaktan geçiyor. Kendini pazarlamaya harcanan enerjinin bir kısmını kendini anlamaya yöneltmek, dijital çağın gürültüsü içinde sahici bir benlik ihtimalini canlı tutan tek yol gibi görünüyor.
KAYNAKÇA
- Banet-Weiser, S. (2012). Authentic™: The Politics of Ambivalence in a Brand Culture. New York University Press.
- Bauman, Z. (2019). Akışkan Modernite. Çev. Sinan Okan Çavuş. Can Yayınları
- Han, B.-C. (2017). Şeffaflık Toplumu. Metis Yayınları
- Klein, N. (2021). No Logo. Çev. Serap Güneş. Ayrıksı Kitap
- Goffman, E. (2009). Günlük yaşamda benliğin sunumu. Metis Yayınları
- Çelik, G., & Bulut, Y. (2023). Dijital dönüşümün markalaşmaya etkisi üzerine kavramsal bir değerlendirme. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Karadeniz Turizm Araştırmaları Dergisi, 1(1), 57–74.

Yorumunuzu Yayınlayın