Bir ürün alacağımız zaman neden gönlümüzden hep daha pahalısını almak geçer? Ya da daha pahalı olanın daha iyi olacağına bizi kim inandırdı? İşte tüm bu soruların yanıtı sepete attığınız ürünün sadece bir ürün değil üzerinde logo basılı bir algı olduğunu anladığımızda ortaya çıkıyor.Peki siz ne dersiniz şeytan gerçekten marka mı giyiyor?
Markalar, modern dünyanın en görünür unsurlarından biri haline gelmiş durumda. Sosyal medyada gezinirken, yolda yürürken ya da bir markanın vitrinine göz attığımızda binlerce marka ismiyle karşılaşıyoruz. Bazılarını sadece o an okuyup geçerken, bazılarını ise ömrümüz boyunca unutmamak üzere zihnimize kazıyoruz. İşte hatırladığımız çoğu marka aslında sadece bir ürün değil; bir statü, bir yaşam tarzı, hatta kullanıcının kendisini konuşmadan ifade etmesini sağlayan birer kimlik pazarlıyor. Bu noktada markaları sadece “marka” olarak tanımlamak da yetersiz kalıyor.

YanDoki
Markalar Nasıl Global Güce Dönüştü
Büyük markaların küreselleşmesi her ne kadar Sanayi Devrimi’ne dayansa da onları bugün oldukları noktaya sadece üretim gücü getirmedi. Değişen dünya ile birlikte markalar, tüketiciyle aralarında duygusal bir bağ kurarak onların kimliklerinin bir parçası haline gelmeye çalıştılar. Ürün; sadece kullanılan, işe yaraması için alınan bir “şey” olmanın dışına çıkarak başarıyı, prestiji ve statüyü temsil eden bir sembol haline geldi.
Şirketler ise bu dönüşümü fark ettikleri anda ürünlerin arkasına güçlü hikâyeler yazmaya ve reklamın ana odağını ürünün kendisi değil, bu hikâyeler yapmaya başladılar. Yapılan reklamlar ve sponsorluklarla birlikte tüm bu hikâyeler, dünyanın her yerindeki tüketicilere ulaşma imkânı buldu. Böylece markalar etrafında ortak ve sıcak duygular beslendi. Markaların asıl gücü de bu şekilde, yani insanlar ürün değil yeni bir duygu satın almaya başladığında ortaya çıktı. Biz tüketiciler ise bu duyguları tamamen kendimize ait sanarken, aslında usta işi bir pazarlama stratejisinin içinde olduğumuzu çoğu zaman fark edemiyoruz.

Dior
Aynadaki Ben Ve Üzerimdeki Marka
Yeni bir kıyafet ya da ürün denediğimizde aynaya şöyle bir bakarız. Peki üzerimizdeki ürünün markasının, aynaya bakışımızı tamamen değiştirdiğini kaçımız fark eder? Çoğu ürünü alırken markasıyla birlikte kendimizi daha havalı, daha özel ve daha başarılı hissetmeyi de amaçlarız. Ürünle birlikte kendimizi göstermek istediğimiz yeni bir kimlikle dış dünyaya sunabilmek, marka logosunu görenlerde bir hayranlık bırakabilmek, modern dünyanın yeni tüketim alışkanlıklarının bir getirisidir.
Tüketim alışkanlıklarının bu derece dönüşmesinde sosyal medyanın etkisi ise yadsınamaz. Her gün takip ettiğimiz influencer’lar, ünlüler ve markaların kendi sosyal medya hesapları sadece tüketime yönlendirmekle kalmaz; kafamızda çok net bir lüks algısı da yaratır. Ekrandan şahit olduğumuz kusursuz hayatlar, pahalı kıyafetler ve ulaşmak için büyük bir maddi güç gerektiren yaşam tarzları, onların sahip olduğu ürünleri istememizi kaçınılmaz kılar. Böylece o ürünlere sahip olmak, sadece bir alışveriş tercihi olmaktan çıkarak kendimizi “onlar gibi” hissetmenin bir başka yolu haline gelir. Aynaya her baktığımızda üzerimizdeki markaya dikkat kesilerek, kendimizi yeni bir kimliğe büründürmüş oluruz.

DCEY
Bir Markanın Gerçek Değeri
Markaların arkasındaki tüm bu gerçeklerin farkında olsak bile, aklımızın bir köşesinde her zaman “Bir markayı marka yapan bir şey illaki vardır,” fikri döner. Bu fikrin doğruluğu tartışılmayacak kadar kesin olsa da markaları marka yapan şeyin temelde ürünün kalitesinden çok, uyguladığı pazarlama stratejisi olduğunu kabul etmek gerekir. Ancak mesele sadece ürünler olmaktan çıktığında, geriye yanıtlanması gereken bazı sorular kalır.
Bu sorulardan ilk akla geleni ise şudur: “Daha özel görünmek isterken aslında hepimiz birbirimize benzemiyor muyuz?” Bu soruyla birlikte baktığımızda, aslında markaların herkeste aynı hissi yaratmaya çalıştığını, herkesin aynı duygularına hitap ederek ürün sattığını görürüz.
İşte tam bu noktada, markanın gerçek değerini öne çıkaracak olan asıl fikir; bizim satın aldığımız ürüne uygun olmamız değil, ürünün bize uygun olması gerektiği gerçeğidir. Çünkü bir markanın bizim gözümüzdeki gerçek değeri, bizi bir başkası gibi göstermesinde değil; olduğumuz kişiyi en iyi versiyonuyla dışarıya yansıtabilmesinde saklıdır.
Kaynakça
- Client challenge. (n.d.). https://www.scribd.com/document/840717396/Tuketim-Kulturu-yavuz-odabası
- No logo – Naomi Klein. (n.d.). Naomi Klein -. https://naomiklein.org/no-logo/
- Client challenge. (n.d.-b). https://www.scribd.com/document/480041586/David-A-Aaker-Building-Strong-Brands-pdf
- Pazarlama Nasıl Yapılır?

Yorumunuzu Yayınlayın