Hepimizin yataktan çıkacak motivasyonu bulamadığı, yirmi dört saati yorgan altında geçirdiğimiz günler olmuştur. Fiziksel veya mental yorgunluğumuzun verimli olmaya izin vermediği böyle günlerde, zaman geçirmek için sosyal medyada dolaşırken bizim gibi “bed rotting” yapan diğer insanlara denk gelmek, yalnız olmadığımızı görmek bizi az da olsa rahatlatır. Dünyanın kaosundan kaçıp kozalarımıza çekildiğimiz, sadece kendimizle kalmak istediğimiz böyle günlerin olması normaldir ama sosyal medyadada tüm bunlar yanlış anlaşılıyor olabilir mi? Aktif ve sağlıklı bir dinlenme yerine çürüyor ve toplumdan giderek uzaklaşıyor olabilir miyiz?
“Bed Rotting” Kavramı Dinlenmekten Daha Fazlası
Sosyal medyayla hayatımıza giren kavramlara bir yenisi daha eklendi: “bed rotting”. Türkçe’ye tam çevirisi “yatakta çürümek” olan bu kavramı kullanıcılar, genelde basitçe yatakta saatlerini geçirmelerini ve başka bir ortamda bulunmak istemediklerini ifade etmek için kullanıyor. Uzaktan bakıldığında zararsız görünen, hepimizin yaşadığı bir miskinlik halini ve dinlenmeyi ifade ettiğini düşündüğümüz bu kavram aslında dinlenmekten çok uzak. Dinlenmek bizi yenileyen, bir sonraki aksiyonumuz için enerji toplamamızı sağlayan doğal ve ihtiyacımız olan bir süreç.

Oysa “bed rotting” bizi yenilmekten ziyade daha çok tüketiyor. Günlerce yatakta kalıp sadece telefon ekranımızı görmek, kimseyle iletişim halinde olmamak bir öz bakım değil, öz yıkım. Sosyal medyanın buradaki tehlikeli yönü ise bizi hem yatağımıza hapsetmesi hem de bu “bed rotting” halinde olmayı bir yaşam tarzı olarak pazarlaması. Sadece yatakta kalıp insanlardan izole yaşamak umursamaz, asi ve havalı bir kişinin özellikleri olarak tasvir ediliyor ve imajını bozmak istemeyen gençler sosyal becerilerini kaybederek “çürümeye” başlıyor.
İnsanlar Artık Dans Etmiyor
En son ne zaman bir partiye gittiğinizi hatırlıyor musunuz? Pek çoğumuz için cevap uzun zaman önce olacaktır. Ama hepimiz bizden yaşça büyüklerden çok eğlendikleri bir günün hikâyesini dinlemişizdir. Büyük bir arkadaş grubuyla spontane yapılmış bir plan, müzik sesine karışan kahkahalar, o an uydurulmuş bir koreografi, birkaç bulanık fotoğraf ve unutulmayacak bir anı. Eskiden insanlar eğlenmek için dışarı çıktıklarında gerçekten orada olurlardı. Kombinlerinin güzel bir fotoğrafını çekmek, ne kadar eğlendiklerini takipçilerine kanıtlamak endişesi olmadan ve bir ekrana hapsolmadan anın tadını çıkarabiliyorlardı. Günümüzde ise sürekli izleniyoruz, hepimiz her anımızı kaydetmek ve takipçilerimizle paylaşıp beğeni yağmuruna tutulmak istiyoruz. Biri tarafından kaydedilip paylaşılırsak utanç verici gözükmek istemediğimizden özgürce dans eden birini görmek giderek zorlaşıyor. Sürekli “mükemmel” olma baskısı hissetmek de bizi sosyalleşmekten alıkoyuyor. İstediğimiz gibi dans edemeyeceksek ve doyasıya eğlenemeyeceksek dışarı çıkmanın anlamı kalmıyor ve evimizde, konfor alanımızda dizi izlemeyi sosyalleşmeye tercih ediyoruz.

ichef
Kibar Olmak Efor mu İstiyor?
Sabah taze ekmek almak için gittiğiniz fırında çalışanlara “günaydın” demek, garsonlara teşekkür etmek, durakta yanımıza oturan kişinin en sevdiğimiz kitabı okuduğunu gördüğümüzde kitap hakkında küçük bir sohbet başlatmak veya yeni saç kesimini beğendiğimiz arkadaşımıza iltifat etmek küçük gibi görünseler de karşımızdaki kişinin gününü güzelleştiren ve aslında etkisi büyük olan nezaket göstergeleri. Ne yazık ki günümüzde yok olmaya başladılar ve bunun arkasında “hiper-bireysellik” denilen kavram var. Sosyal medya topluma bakış açımızı gün geçtikçe değiştiriyor. Etrafımızda bulunan insanları sadece bizim hayatımızdaki figüranlar olarak görüyor, kendi duyguları ve hayatları olan bireyler olduklarını unutuyoruz ve küçük bir “merhaba” bile duygusal emek gibi geliyor. Oysa insanlar olarak tek başımıza, sosyalleşmeden hayatta kalmak biyolojimizde yer alan bir kod değil. Toplumdan kopuş ve tek başımıza kalmak başta “sosyal bataryamızı korumak” gibi görünse de uzun vadede bize zarar veriyor.
Dünyanın Kaotikliğinden Konfor Alanımıza Kaçış
Büyük resme baktığımız zaman gençlerin bir konfor alanına sığınma ihtiyacını anlamak hiç de zor değil. Gelecek kaygısı, dersler, mezuniyet sonrası hayat, sosyal ilişkilerdeki problemler ve daha nicesi kafamızda dolanıp duruyor. Bu kişisel problemlerin üstüne bir de ulusal ekonomik kriz, küresel ısınma, savaşlar, yapay zekanın zararları gibi tüm dünyayı ilgilendiren problemler eklenince kaçacak güvenli bir yer arama ihtiyacı hissetmek kaçınılmaz. Tüm bu problemler sebebiyle geleceğe umutla bakamayan, yıllar sonrası için hayaller kuramayan gençlik “en azından bugün huzurlu olayım” düşüncesiyle odalarına, yataklarına, ekranlarının arkasına sığınıyor. Bu durum her ne kadar anlaşılabilir olsa da bunun çözüm olmadığını ve konfor alanlarımızda çürümeye kendimizi teslim etmememiz gerektiğini unutmamak çok önemli.
Özetle
Konfor alanımız kısa süreliğine güvenli olabilir ama gerçek yaşam yataktan kalktığımız anda başlar. Dinlenmek iyileştirir; çürümek değil. Sosyal bağlarımız, anı yaşamak ve küçük samimiyetlerle kurduğumuz ilişkiler hayatın asıl kaynağıdır.
KAYNAKÇA :

Yorumunuzu Yayınlayın